Layıkıyla kul olabilmek

Zaman zaman bu dünyaya geliş amacımızı sorgularız. Cevabı Yaratan’a kul olmak. Bizi yoktan var eden, nimetler veren Rabbimize layıkıyla kul olabiliyor muyuz? Geceleri başımızı yastığa koyduğumuzda, dünya meselelerini bir an olsun bir kenara bırakıp kulluğumuzu sorgulayabilir muyuz? Düşünelim biraz “Sahi, nasıl bir kulum ben?” diye soralım kendimize. Dünyadaki hayatımız ahirettekine göre bir çeşit uyku, bir süre sonra uyanacağımız bir rüya. Göz açıp kapanması gibi bir sürede uyanacağız bu rüyadan. O zaman soracaklar bize, “Men rabbüke?”(Rabbin kim?) diye. “Rabbim Allah (cc)” diyebilecek miyiz? Bunun için sınırlı dünya hayatımızda Yaratanımıza layıkıyla kul olabilmek gerek.

Soralım kendimize “Allah’a layık bir kul olabilmem için ne yapmam gerekir?” Bunun için önce diğer kulluklardan kurtulmak gerekir.  Arzulara kulluk, şöhrete kulluk, güce kulluk, başka kullara kulluk gibi mesela. Başka kullukları bırakıp Allah’a kul olalım. Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin dediği gibi “Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum” diyelim.

Layıkıyla kul olabilmek için “kul” gibi düşünebilmek gerek. İmam Rabbani “Her gün insanın karşılaştığı her şey, Allahu Teâlâ’nın dilemesi ve yaratması ile var olmaktadır. Bunun için, iradelerimizi O’nun iradesine uydurmalıyız! Karşılaştığımız her şeyi aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz! Kulluk böyle olur. Kul isek böyle olmalıyız!” demiştir yüzyıllar önce.

Hz. Mevlânâ dünyada iken hasretini çektiği Rabb’ine kavuşacağı anı Şeb-i Arus (düğün gecesi) olarak tanımlamıştır. Bizde ölüm anımızı kavuşma anı olarak hayal edebiliyor muyuz?

Peki bu nasıl yapılır, ölüm anını nasıl düğün gecemiz gibi hayal edebiliriz?

Mevlânâ Hazretleri, Hakka layıkıyla kul olabilmek için İlâhî aşkın gerekli olduğunu düşünür. Bunun için de nefsin etkisinden; benlik, kibir ve gururdan da kurtulmak gerekir. Eğer kul benliğinden sıyrılabilirse gerçek manada irade hürriyetine de kavuşur.

Müslüman kelime anlamı itibariyle  “Teslim olan” demektir. Gerçek kulluk Allah’a (cc) kesin teslimiyetle gerçekleşir. Mevlânâ, manevî teslimiyeti anlatırken Hz. İsmail’in (as) kurban edilmesi hadisesini örnek verdikten sonra şu noktaya dikkat çeker: “Ey Müslüman! Allah’ın ezelî dileği, senin başının kesilmesi değildir, senin O’na teslim olmandır. Bu sebeple, O’na candan teslim olmayı iste, dile.”

Allah’a (cc) layıkıyla kul olabilmek için , Yüce Mevla’nın kullarına yönelik takdir ve kazasına rıza göstermek gerekir. Hz. Mevlânâ’ya göre velî insan, Hakk’ın takdir buyurduğu bir şey için itirazda bulunmaz. Çünkü Allâh (cc) ne alırsa, ona karşılık bir ihsanda bulunur. Kaybettiğimiz büyük ve değerli bir şey bile olsa, madem ki Kâinatın Sahibi bize karşılık olarak ihsanlarda bulunuyor, o halde itiraz etmek doğru değildir.

Kulluk bilincinin tam oluşması için insanın, kendi acizliğinin farkına varması, dolayısıyla da Allâh’a itaatten başka yapılacak doğru bir şeyin olmadığı gerçeğini kabullenmesi gerekir. Yazımızı yine Hz. Mevlana’nın sözüyle noktalayalım:

“Hakk’ın varlığı karşısında, kendimizi yok saymamız gerekir. O’nun varlığı karşısında bizim varlığımız nedir? Yaslara bürünmüş, etrafını göremeyen bir kör. Eğer varlığımız kör olmasaydı, idrak sahibi olsaydı da O’nun gerçek varlık güneşinin hararetini tanıyabilseydi, O’nun gücünü, kuvvetini görebilseydi, o güce, kuvvete tahammül edemez, erir yok olurdu.”

Bu yazı 559 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak