İnsanlar neden inançsızlıkta ısrar eder?

İnsanoğlunun başına her an umulmadık musibetlerin gelebileceği, ayakta kalmak için çetin bir mücadeleye mecbur kaldığı düşünüldüğünde dünyada tutunabileceği ilahi gerçekler varken inkarda ısrar etmesi düşündürücüdür. Halbuki inançsızlık insan gönlünde derin bir boşluk ve süregelen tasa oluşturur.

Ölümü yokoluş olarak görmek, kalbinde gerçekleştiremeyeği emelleri besleyen, kalben sonsuzu isteyen insanoğlu için yıkıcı olsa da kimileri inanıp sonsuzluğa bilet almak yerine inkarı tercih eder.

İnsanoğlu apaçık hakikatları neden görmezden gelip inkara sürüklenir? İnançsızlığın sebeplerini başlıklar halinde sıralayalım:

 Kibir

Şeytanın yoldan çıkmasına sebep olan kibir insanoğlunu da yoldan çıkaran en önemli faktörlerdendir.Kendisini büyük gören bir insan, Allah’a kul olmaktan uzak durabilir. Hâlbuki bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere, Cenâb-ı Hak;

اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriya, benim ridâm, azamet ise benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu derdest eder, Cehennem’e atarım.” (Müslim, birr 136; Ebû Dâvûd, libâs 26) buyurmaktadır. Demek ki, büyüklük, sadece O’na mahsustur. Bunun karşısında insana düşen ise, Allah’a kul olmaktır. Evet, sonsuz, bir tane olduğuna göre, O’nun karşısında her şey, herkes sıfır olduğunu bilmelidir.

Benmerkezcil bakış açısıyla kendini her şeyin önüne ve merkezine koyan insanoğlu, “Ben yapıyorum, ben ediyorum, kaderim benim elimde” düşüncesine kapılırsa inkara sürüklenir.

Eğer insan bu mevzuda kendisini olması gerekli olan konuma sağlam oturtamamışsa, imandan mahrumiyet yaşar.Büyük çoğunluğu itibarıyla insanların imansızlığının arkasında kibre dayalı bakış açısı vardır.

Haddini bilmeme ve sınır tanımama

İmana mâni engellerden ikincisi de haddini bilmeme ve sınır tanımamadır. İnançsızlar meydana gelen hâdiseleri kendi güç ve kuvvetlerinden bildiklerinden dolayı kaybetmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan Karun örneği şöyledir:

قَالَ إِنَّمَۤا أُوتيتُهُ عَلَٰى عِلْمٍ عِنْدِي أَوَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ قَدْ أَهْلَكَ مِنْ قَبْلِهِ مِنَ الْقُرُونِ مَنْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَأَكْثَرُ جَمْعًا

“Bu imkânlara ben, ilmim ve irfanım sayesinde kavuştum, dedi. Bilmez mi ki o, gerçekten Allah, kendisinden önceki kuşaklardan kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan kimseleri helâk etmiştir.” (Kasas sûresi, 28/78) Âyet-i kerimede de ifade edildiği üzere Allah (celle celâluhu) nice güçlü toplulukları, dağları yerinden söküp atacak insanları, hadlerini bilmediklerinden dolayı derdest edip yerin dibine geçirmiştir.

Maddeci Bakış açısı

İnsanoğlu her zaman bilmediğine düşman olmuş, tanımlayamadığı şeylerden çekinmiştir. Bu da onu duyu organlarıyla tanımlayabildiği, etkisini doğrudan hissettiği şeylere meylettirmiştir. Dünya eksenli menfaatperest bakış açısı kişinin manevi gerçekleri görmesini engeller.

Bakış açısı çok önemlidir.  Şayet bakış açısını ayarlayamamışsanız, görmeniz gerekeni ya hiç göremez ya da doğru göremezsiniz. Çalışma ve araştırmalarınız sizi belli bir yere kadar götürse de, Zât-ı Ulûhiyet hakikatine ulaşamadan gider bir yerde takılır kalırsınız.

Kur’ân-ı Kerim, Firavun’un bakış açısına şu şekilde dikkat çeker:

يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلهِ مُوسَى

“Ey Hâmân! Benim için bir kule yap. Umarım ki böylece yükselebilir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın ilâhına ulaşırım.” (Gâfir Sûresi, 40/36-37)

İşte zamandan, mekândan, maddeden münezzeh Yüce Yaratıcı’yı -hâşâ- maddî bir nesneymiş gibi arayıp bulmaya çalışma maddeci bir bakış açısıdır. Bazıları böyle bir bataklığa saplanıp kaldığından dolayı da bir türlü imanı bulamamışlardır.

Ataları Körü Körüne Taklit

Ataları taklit etme de inanmamanın sebeplerinden bir diğeridir. Kur’ân-ı Kerim pek çok âyet-i kerimesinde müşrik ve kâfirlerin bu tutumunun yanlışlığına dikkat çekmiştir. Mesela Bakara Sûre-i Celilesi’nde şöyle buyrulmaktadır:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ ابَاءَنَا

“Onlara Allah’ın indirmiş olduğu şeye tâbi olun denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı hangi yol üzerinde bulmuş isek o yola uyar gideriz.’ derler.” (Bakara Sûresi, 2/170) Tarih boyu, inanmayanlar, inanmak istemeyenler kendilerine göre bir ata, bir tiran bulmuş ve kör bir taklitle onun arkasından gitmişlerdir. Bu mukallitlere göre, ataları taşa, ağaca, helvadan yapılmış putlara tapsa da onlar “lâ yüs’el”dir. Yani sorgulanamazlar. Onların söyledikleri ve yaptıklarında hiçbir zaman yanlışlık aranmaz. İşte bu da kaybettiren, imandan mahrum bırakan çok önemli hususlardan biridir.

Genel Değerlendirme

Yukarıda sayılan bütün bu engellere bakıldığında, küfrün temelinde aklî, mantıkî ve fikrî bir dayanak bulabilmek mümkün değildir. İnanmayan insanlar, nefsini yücelterek Allah’a (cc) kulluk yapmak yerine nefislerine kulluk etmeyi tercih etmişlerdir ki bunun da insana vaat ettiği hiçbir olumlu ve güzel tarafı yoktur. Bu durumdaki insanlar sadece muvakkat bazı tesellilerle kendilerini avutmayı tercih ederler. Kendilerince mükellefiyetten kaçma ve rahat etme yolunu iman dairesi içine girmemekte bulurlar. Çünkü iman veya din denildiğinde arkadan diyanet yani amele dair mükellefiyet ve sorumluluklar gelecektir. Yani “inandım” demekle iş bitmiyor, arkasından amel-i salih olarak isimlendirilen bir kısım emirlerin yerine getirilmesi ve nefse hoş gelen kötü şeylerin terkedilmesi gerektiği için iman dairesine girmemekte ısrar ederler.

Yukarıda sayılan hususlara müminlerin de dikkat etmesi gerekir. Çünkü yukarıda sayılan bütün bu faktörler iman dairesi içine girmeye mâni oldukları gibi -hafizanallah- imandan çıkmaya da birer sebep olabilir. Zira bu hastalık ve zaaflar belli ölçüde, insanın duygu ve düşüncesi üzerinde hâkimiyet kurduklarında; vicdanı baskı altına alıp onda delikler, çatlaklar ve kırıklar meydana getirdiklerinde, insan hiç farkına varmaksızın iman dairesinin dışına savrulabilir. Mesela kibirle alâkalı olarak, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),

لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَحَدٌ في قَلْبِه مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرٍ

“Kalbinde zerre kadar büyüklük hissi bulunan kimse Cennet’e giremez.” (Müslim, îmân 147) buyurmak suretiyle, bu öldürücü virüslerden birisine dikkat çekmiştir. Bu açıdan insan sürekli kendisiyle yüzleşmeli, sürekli üzerindeki Allah’ın nimetlerini görmeli, bu nimetlere hamd ü senada bulunmalı ve aynı zamanda bunların birer istidraç sebebi olabileceğini de asla hatırdan çıkarmamalıdır.

Bu yazı 525 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak